27 Haziran 2017 Salı

GDO NEDİR? GDO’LU ÜRÜNLER NELERDİR ? VE GDO'NUN ZARARLARI NELERDİR?

GDO NEDİR? GDO’LU ÜRÜNLER NELERDİR ? VE GDO'NUN ZARARLARI NELERDİR?


GDO en kısa adıyla genetiği değiştirilmiş ürün demektedir. Genetik mühendisliğinin çeşitli teknikler kullanarak yaptığı müdahalelerle kalıtımsal değişikliğe uğrattığı organizmalar günümüzde, GDO (genetiği değiştirilmiş organizmalar) kısaltılmış adıyla ifade ediliyor. Bu teknikler; rekombinant DNA ya da “rekombinant DNA teknolojisi” olarak biliniyor.
Biyoteknolojik yöntemler kullamlarak bir canlı türüne kendi türü dışındaki bir canlıdan gen veya genler aktanlmak suretiyle kahtımsal olarak belirli özellikleri değişikliğe uğrattırılmış bitki hayvan veya mikroorganizmalara "Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)" denilmektedir. Bu uygulama, DNA denilen ve yaşamı belirleyen genlerin sarmal şeklinde bulunduğu bu yapının dışandan bir müdahale ile değiştirilmesi esasına dayanmaktadır. Kısacası, GDO üretmede temel ilke bir canhya başka bir canlıdan gen aktarılması ile genetik yapısının değiştirilmesi ve yeni genetik özellikler taşıyan bir canlının elde edilmesidir. 
Bu gen teknolojisi tekniği "rekombinant DNA teknolojisi" olarak adlandırılır. İngilizce'de "Genetically Modified Organism (GMO)" olarak tanımlanan bu teknoloji ile elde edilen hayvanlara "transgenik hayvanlar", bitkilere ise "transgenik bitkiler" denilmektedir. Yapısında GDO barındıran veya GDO'lardan elde edilen ürünlere ise genel olarak genetiği değiştirilmiş ürünler denilmektedir.
GDO'lar sadece tarımsal üretimde değil aynı zamanda tıp, sanayi ve çevre ürünleri gibi birçok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Dünyada GDO ile ilgili önemli gelişmeler aşağıda sıralanmıştır .. 
• 1980, ABD Yüksek Mahkemesi genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmaların patentlenebilecegine karar verdi. (petrol yiyen bakteri için patent verildi). 
• 1982, Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilmiş insülin hormonu Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) izniyle satışa sunuldu. Avrupa'da rekornbinant DNA teknolojisi ile üretilmiş ilk hayvan aşısının kullanımı onaylandı. 
• 1983, Geneti ği değiştirtmiş plazmidler bitkilerin transformasyonu için kullanıldı. • 1985, Böcek, bakteri ve virüslere dirençli bitkilerin toprakta yetiştirilmesi çalışmalan başladı. 
• 1986, İlk rekorubinant aşı (sarılık, Hepatit B) üretildi. 
• 1990, ABD' de peynir üretimi için rekorubinant kimozin kullanılmaya başlandı. 
• 1994, ilk genetik mühendisliği ile geliştirilmiş domates Dünya Gıda Örgütü tarafından kabul edildi. 
• 1996, Genetik olarak değiştirilmiş bitkiler ticari amaçla büyük ölçekte eleilmeye başlandı. 
• 1997, Koyun (Dolly) klonlandı. 
• 2000, 'Altın pirinç' (provitamin A üreten pirinç) geliştirildi.

2000 yılından sonra GDO'lu ürünlerin üretimi ve pazarlanması her geçen yıl artış göstermiştir. ABD, Almanya ve Belçika gibi ülkelerde yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda, hayvan ve bitkilerin genetik transformasyonuna izin veren gelişmiş gen teknolojisi tarım, sağlık ve gıda endüstrisi gibi pek çok alanda kullanılmaya başlanmıştır. Günümüzde, dünyada biyoteknolojik uygulamalar sonucu genetiği değiştirilmiş tarımsal ürün üretiminin önemli kısmı ABD, Arjantin, Brezilya, Kanada, Hindistan ve Çin'de yapılmaktadır.
Dünyada üretilen ve ticareti yapılan GDO'lu ürünlerin tamamına yakını bitkisel kaynaklıdır. Hayvanlar üzerinde de çeşitli çalışmalar yürütülmekle birlikte transgenik hayvanların hayvansal üretimde kullanılması henüz pek yaygın değildir.
GDO'lu ürünler ile ilgili yapılan çeşitli araştırmalarda tüketidierin bu ürünlere karşı olan tutumu açıklığa kavuşturulmaya çalışılmıştır. Genel olarak dünya da bu ürünlere karşı iki farklı bakış açısı ortaya çıkmıştır. B u ürünlere olumlu yaklaşım sergileyenler ve karşı olanlar. GDO'lu ürünlere olumlu yaklaşım sergileyenler; verimlilikte artış, tarımsal ilaç kullanımında azalma, çevre koşullarına kolay adaptasyon, ürünlerin raf ömrü ve besin değerinin artışı ve ayrıca, dünyadaki nüfus artışının sebep olduğu açlıkta artışı azaltmaa gibi sorunların çözüleceğini iddia etmektedirler. GDO'ların tarımsal üretimde kullanılmasını sağlık açısından son derece tehlikeli ve riskli bulan kesimler ise, böyle bir üretimin kısa vadede yararlı gibi görünse de aslında beraberinde büyük sorunlar getireceğini öne sürmektedirler. Ekolojik dengenin bozulacağı, insan sağlığı için büyük riskler yaratacağı, biyo çeşitliliğin kaybına neden olacağı, ürünlerde patent vb uygulamaların ise tekelci bir piyasanın oluşacağı ve ekonomik açıdan gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler için sakıncalar doğurabileceği belirtilmektedir. Bu süreçte AB bu ürünlerin bir kısmının üretimine müsaade etmiş ancak risk oluşturma ihtimali yüksek olan ürünlerin üretimi veya tüketimine ciddi sınırlandırmalar getirmiştir.
Genetik mühendisliği etki alanı bakımından son derece geniş bir alana sahip olup, canlıların kalıtsal özelliklerinin araştırılması ve bunlara yeni işlevler kazandırılmasına yönelik araştırma ve uygulamalarla uğraşan bir bilim dalıdır. Genler bir organizmanın sahip olduğu özellikleri belirleyen bilgileri bünyesinde bulunduran ve farklı özelliklerin ortaya çıkmasını sağlayan yapılardır. Dolayısıyla da genler değiştirilerek organizmanın özellikleri değiştirilebilir ve yeni özellikler kazandırılabilir. Genlerin tanımlanması, yalıtılması, çoğaltılması, aynı veya farklı canlı türleri arasında gen aktarımırun yapılması genetik mühendisliğinin üzerinde çalıştığı genel konulardır. Bu teknoloji; nükleik asit, hibridizasyon, rekorubinant DNA, RNA, PCR ve hücre kültürü ve gen klonlanması tekniklerinı ıçerır.
GDO'lar ilaç endüstrisinde kullanılan vitaminler, monoklonal antikorlar, aşılar, antikanser bileşikleri, anti-oksidantlar, plastikler, fiberler, polyesterler, afyonlu ilaçlar/uyku ilaçları, interferon, insan kan proteinleri ve karotenoid üretmek için kullanılmaktadır (Çelik ve Balık, 2007). Gen aktanınının kullanım alanlarından birisi de gen tedavisidir. Gıda endüstrisinde de GDO'ların yaygın bir kullanım alanı bulunmaktadır. Emülgatör, tatlandıncı, enzim, gıda yapısını koruyucu, lezzet artıncı veya renk değiştirici amaçlar için kullanılabilmektedir.

GDO (genetiği değiştirilmiş organizma) kısaca bitki ve hayvanların genetik mühendisliği teknikleriyle bilim adamlarınca oluşturulan yeni formlarıdır.

GDO bitki ve hayvanların laboratuvar ortamında bilim adamları tarafından genetik özelliklerinin değiştirilmesi sonucu oluşan yeni tarımsal ve hayvansal ürünlerdir.
Rekombinant DNA teknolojisi sayesinde DNA molekülleri tüpte (LN vitro), yani canlı organizmanın ya da hücrenin dışında, yeni bir tür yaratmak üzere bir molekül içinde bir araya getirilebilmekte. Bu DNA da bir organizmaya aktarıldığında değiştirilmiş özellikleri ya da kendine özgü özellikleri olan bir canlının ortaya çıkmasını sağlamaktadır.
Biyoteknolojik yöntemlerle kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilen bitki – hayvan ya da mikroorganizmalara “transgenik” ya da “genetiği değiştirilmiş organizma” denilmekte ve bu ürünler kısaca GDO olarak adlandırılmaktadır. Bu kapsamda, örneğin domuza ait gen domatese, bakteri veya virüse ait gen de bir bitkiye aktarılabilmektedir.
GDO’ lu ürünlerin üretilme amaçları konusunda açıklamalar çok çeşitlidir. ABD eski Başkanı Bush’a göre, GDO teknolojisi, tüm dünyadaki açlık sorununa çözüm bulabilmek için üretilmiştir. Bu yolla verim artacak, gıda bollaşacak, herkes doyacaktır. Ancak, şu kadarını biliyoruz ki, dünyada 800 milyonun üzerinde insan açlığın pençesindedir. Dünyada üretilen gıdalar, aslında tüm dünyayı doyurmak için yeterlidir. Sorun, gıdaya ulaşmak için yeterli paraya sahip olamamada yatmaktadır. Bu bağlamda açlık, üretim yetersizliğinden değil, üretilen gıdanın adil paylaşılmamasından kaynaklanmaktadır. GDO’ da Bir başka amaç ise, hammaddeden işlenmiş maddeye kadar olan zincirde, çevreye daha az zararlı, besleyici değeri daha yüksek, raf ömrü daha uzun ürünler elde etmektir. Soruna “teknik açıdan” bakıldığında, biyoteknolojiyi kullanan ve geliştirenlerin, özellikle son on yılda bu alandaki duyarlılıklarının birden bire arttığıdır. GDO teknolojisi, mülkiyetine sahip olanlar açısından çok büyük bir “sermayenin yeniden üretim alanı” dır, teknolojiyi satın alanlar açısından ise bağımlılık derinleşmektedir... GDO’ lu ürünler üzerindeki ilk çalışmalar, ABD kökenli şirketler tarafından başlatılmıştır. Tarla denemelerine 1985 yılında alınan GDO’ların ticari anlamda ekimine 1996 yılında başlanmıştır. Bugün tüm dünyada Türkiye yüzölçümüne yakın bir alanda transgenik ekim yapılmakta olup, ekim alanlarının % 99’u; ABD, Arjantin, Kanada, Çin ve Brezilya’da bulunmaktadır. GDO’ lu bitkiler açısından da büyük oranda bir toplanma söz konusudur. Dünyada GDO’ lu olarak üretilen bitkilerin % 99’unu soya, mısır, kolza ve pamuk oluşturmaktadır. Bunların yanında bazı ülkelerde patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretilmektedir. Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun” ve karpuzda ise çalışmalar devam etmektedir. Bu ürünlere kapılar açıldığında, terminatör tohum teknolojisi ile üreme yeteneği alınmış tohumları, her yıl para vererek yeniden satın almak zorunda kalınmaktadır. Bağımlılık bununla da kalmıyor, bu alanlarda kullanılmak için üretilmiş birkaç çeşit kimyasala da bağımlı olunmaktadır.
Dünyada bu teknolojinin en başarılı bir ekilde uygulandığı bitkiler mısır, soya fasulyesi, kanola, pamuk, tütün, kolza, patates ve domatestir (Çabuk ve ark., 2005). Kullanım alanlan dikkate alındığında ise en fazla üretimin soya fasulyesi, mısır, pamuk ve kanola ürünlerinde olduğu görülmektedir.

Bitkilerde gen transferi nedenleri genel olarak aşağıdaki şekilde sıralanabilir :

• Herbisit ve böcek.lere karşı dayanıklılık kazandırılması 
• Virüs, fungus ve bakterilere karşı dirençlilik kazanduılması 
• Kurakhk, sıcaklık, tuzluluk vb çevre koşullaıma karşı tolerans 
• Azot kullanırnın iyileştirilmesiyle ürün artışı sağlanması 
• Geç olgunlaşma ve raf ömrünün uzatılınası 
• Besin değeri ve kalitesinin artınlması 
• İlaç , aşı, amino asit, metabolit vb. üretimi

Kısacası GDO’nun amaçları şunlardır:

Bitki ve hayvanların doğal yaşam alanları hariç yerlerde büyüyebilmesi
Böceklere karşı dirençli hale gelebilmesi
Sert hava koşullarında yetişebilmesi
Saha fazla ürün elde edilebilmesi (inek sütü gibi)


Bu teknikler bir bitki veya hayvan DNA’sına gen yerleştirmek ya da bu DNA’lardan gen çıkarmak için kullanılır. Bilim adamları genetik teknolojisini, soğuk havalara dayanıklı don önleyici balık genine sahip domates ya da yabancı otları öldürmede kullanılan ilaçlara karşı dayanıklı bakteri genine sahip mısır bitkisi gibi doğal yaşamda hiç bulunmayan biyolojik karakterde bitki, hayvan ve virüs ve bakterileri üretmek için kullanırlar. Örneğin, genetik mühendisleri Bacillus thuringiensis diye bilinen bir bakterinin genini mısır DNA’larına enjekte etmişlerdir. Bt geni böcekleri öldüren bir proteini ifade etmektedir ve mısıra transfer edilen bu gen böceklere karşı kendi kendine zehir üretebilmesini sağlamıştır.

GDO’ÜRÜNLER VE TÜRKİYE


Bu çizilen ana çerçeveden sonra, GDO’ lu ürünlerin Türkiye üzerine olan etkileri konusu şöyle değerlendirilmektedir: 

1 – Bu ürünler, 1998 yılından bu yana, hiçbir denetime tabi olmadan, Türkiye’ye rahatça girmektedir. Örneğin, yalnızca 2003 yılında Türkiye 1.8 milyon ton mısır, 800 bin ton soya ithal etmiştir. Mısırın % 81’i, soyanın ise % 88’i ABD ve Arjantin’den gelmiştir; neredeyse tamamı GDO’ ludur. Türkiye’nin gümrüklerinde, GDO’ lu ürün ayrımı yapabilecek laboratuar altyapısı yoktur. Ankara ve Bursa’da kurulu laboratuarlar ile etkin bir denetimin yapılabilmesi bu aşamada mümkün görülmemektedir. 
2 – Gerek GDO’ lu hammaddeden Türkiye’de işlenen, gerekse yurtdışından ithal edilen işlenmiş ürünlerden önemli bir kısmı GDO içeriğine sahiptir. Mısır ve soyadan üretilen yağ, un, nişasta, glikoz şurubu, sakaroz, fruktoz içeren gıdalar; bisküvi, kraker, kaplamalı çerezler, pudingler, bitkisel yağlar, bebek mamaları, şekerlemeler, çikolata ve gofretler, hazır çorbalar, mısır ve soyayı yem olarak tüketen tavuk ve benzeri hayvansal gıdalar ile pamuk GDO’lu olma riski taşıyan gıdaların başında gelmektedir. Sadece mısırdan üretilen ve çeşitli gıdalarda “bileşen” veya “katkı maddesi” olarak kullanılan yan ürün sayısı 700, soyadan üretilen türevlerinin sayısı ise 900’ü bulmaktadır. Yani bu yan ürünleri içeriğinde kullanan her bir işlenmiş ürünün GDO’ lu olma riski taşımaktadır. 
3 – Türkiye’de 20’ye yakın ilin pazarlarında alınan domates ve patateslerin de GDO’ lu olduğu saptanmıştır. Bunların hemen tümü, Türkiye’ye kaçak yollarla giren GDO’ lu tohumların hiçbir denetime tabi tutulmadan tarlalarda – seralarda ekilmesi sonucunda üretilmektedir


Genetiği Değiştirilmiş (Tronsgenik) Bitkilerin Ekim Koşulları Gelişen ve değişen dünyada, ekolojik dengede meydana gelen iklimsel değişiklikler kuşkusuz tanını ciddi anlamda etkilemektedir. Gelecek yıllarda tüm dünyada kuraklığın artmasıyla birlikte çölleşmenin de giderek artacağı tahmin edilmektedir. Günümüze kadar gen teknolojisi tekniklerinden yararlanılarak bitkilerin herbisit ve diğer çeşitli zararlılara karşı dayanıklılığı artırılmış, elde edilen ürünlerin kalite ve raf ömründe belirli düzeylerde iyileşmeler sağlanmıştır. Benzer şekilde bu teknikler kullanılarak kuraklığa, sıra dışı iklim değişimlerine (yüksek veya düşük sıcaklık ve don gibi), tuzlu ve mineral madde eksiklik veya fazlalığı bulunan topraklarda yetişebilecek bitkilerin geliştirilmesi yönünde çalışmalara devam edilmektedir. Dünyada mineral madde eksikliği veya fazlalıklarının yarattığı toksisite yüzünden bitkisel üretimin sınırlandığı toprakların payının toplamdaki oranın %60 düzeyinde olduğu bildirilmektedir (Çakmak, 2002).
Genetiği değiştirilmiş ürünlerin etkilerinin araştırılmasında kanatlı hayvanlar üzerinde çok sayıda besleme çalışması yürütülmüştür. Yumurta tavuğu ve etlik piliçler (broiler) kullanılarak gerçekleştirilen denemelerde, hayvanların yemlerine belirli oranlarda genetiği değiştiritmiş ürünler ilave edilerek bu ürünlerin hayvan metabolizması, sağlığı, besi performansı ve ürün bileşimleri üze rine etkileri araştırılmıştır. 
Brake ve Vlachos (1998), etlik piliçlerde yürüttükleri bir araştırmada, 38 gün süreyle yemiere konvansiyonel (geleneksel) mısır ve böcek dirençli genetiği değiştirilmiş mısır ilavelerinin hayvanların besi performansı ve karkas özellikleri üzerine olan etkilerini incelemişlerdir. Araştırmacılar çalışma sonunda yemlerine genetiği değiştirilmiş mısır ilave edilen etlik piliçlerin yemi daha iyi bir şekilde et' e dönüştürdükleri ve göğüs deri miktarında bir artış sağladığını tespit etmişlerdir

GDO’NUN ZARARLARI:

Vücut Sistemlerini Bozması
Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde GDO’lu ürünlerin organ tahribatına, sindirim ve bağışıklık sisteminde düzensizliklere, yaşlanmanın hızlanmasına ve kısırlığa neden olduğu tespit edilmiştir.

Vücuttan Atılamaması
İnsanlar üzerindeki çalışmalarda ise GDO’lu proteinlerin ve kimyasalların bazılarının sindirime uğramadan vücut içinde kalabildiği ve muhtemel uzun vadeli zararlara neden olabileceği görülmüştür. Örneğin, soya fasulyesine enjekte edilen gen vücudumuzda yaşayan bazı bakterilerin DNA’larına transfer olabilmektedir ve ayrıca GDO’lu mısır tarafından üretilen toksik böcek öldürücü hamile kadınlarda ve onların doğmamış fetüslerinde görülebilmektedir

Kronik Hastalıklarda Artış
ABD’de GDO’ların 1996 yılında ortaya çıkmasından sonra sağlık problemleri artmıştır. Kronik hastalıklara sahip Amerikalıların oranı sadece 9 yıl içinde %7 lerden %13 lere çıkmıştır. Gıda alerjileri birdenbire yükselmiş, otizm gibi hastalıklar, üreme düzensizlikleri, sindirim problemleri ve diğer rahatsızlıklarda bariz artışlar gözlenmiştir.

Tahmin Edilemeyen Riskleri Artırması
Genetik mühendisliği birbiriyle alakası olmayan türlerin genlerini birbirine karıştırarak tahmin edilemeyecek yan etkilere kapı aralamaktadır. Dahası transfer edilen genin türünden bağımsız olarak üretilen yeni tür bitkiler yeni toksinler, alerjenler, kanserojenler ve beslenme zaafiyetleri gibi zararlar doğurmaktadır.

Ekosistemi Bozması
GDO’lu ürünler ve onlarla alakalı böcek öldürücüler kuşlara, böceklere, amfibilere, deniz ekosistemine ve topraktaki organizmalara zarar vermektedirler. Bu zararlı kimyasallar biyoçeşitliliği azaltmakta, su kaynaklarını kirletmektedir. Örneğin, GDO’lu mısırlar kral kelebeklerin habitatını ortadan kaldırmaktadır. Bu kelebeklerin miktarı ABD’de %50 oranında azalmıştır. Böcek öldürücüler amfibilerde doğum bozukluklarına, embriyonik ölümlere, hormonal bozukluklara ve organsal tahribatlara neden olmaktadır. GDO’lu kanola yağının da benzer zararları verdiği ispatlamıştır.
GDO’lu ürün üretimi sonucu, zirai ilaçlamaya çok dayanıklı zararlı bitki türü ve böcekler oluşur. Bu böcekleri yok etmek zor olduğundan tarım için büyük tehdit teşkil eder. Tozlaşma mevsiminde, tozlaşma yoluyla GDO’lar doğal türlere bulaşırlar, biyoçeşitliliği yok etmeye başlarlar.
GDO’lu ürünler ve onlarla alakalı böcek öldürücüler kuşlar, böcekler, amfibiler, arılar, kelebekler, balıklar gibi zararsız canlıların ölümüne sebep olarak deniz ekosistemine ve topraktaki organizmalara zarar vermektedirler. Bu zararlı kimyasallar biyoçeşitliliği azaltmakta, su kaynaklarını kirletmektedir.
Örneğin, GDO’lu mısırlar kral kelebeklerin habitatını ortadan kaldırmaktadır. Bu kelebeklerin miktarı ABD’de %50 oranında azalmıştır. Böcek öldürücüler amfibilerde doğum bozukluklarına, embriyonik ölümlere, hormonal bozukluklara ve organsal tahribatlara neden olmaktadır. GDO’lu kanola yağının da benzer zararları verdiği ispatlamıştır.
Zehir bulaştıran GDO’lar toprağa bulaşıp yayılarak toprağın verimsiz olmasına sebebiyet verir, kıtlık sorununun artmasına sebep olur.
GDO’lu tarım ürünlerinin tohumlarındaki tekrar ekilme yani tohumluk özelliği bilinçli olarak yok edildiğinden, bu ürünleri kullanan ülkeler dışa bağımlı olurlar, sürekli bu ürünlerin tohumlarını almak zorunda kalırlar.
Fakat genetik mühendisliğiyle yöntemleriyle bir bitki DNA’sına gen yerleştirme rastgele olmaktadır ve bilim adamları genin nereye gittiği hakkında bir bilgiye sahip değildir. Bu da diğer genlerin çalışmasını engelleyebilmekte ve besinlerde daha önce hiç bulunmayan proteinlerin üretilmesine ve toksin ve alerji üreten yeni bir bitkinin dolayısıyla da sağlığa zararlı tüketeceğimiz yeni bir besinin oluşmasına neden olmaktadır.
Özetle GDO’lu ürünler sadece insanın değil doğanın tüm varlıklarını tehdit eden bir unsur haline gelmiştir. Bitki ya da hayvan bakteri ya da virüs GDO’lu ürünler hangi canlıya zarar verirse versin doğrudan ya da dolaylı yoldan insan sağlığına da zarar vermektedir. Bu yüzden GDO’lu ürünleri tüketmemek hayati bir önem taşımaktadır.
GDO’ lu ürünler çevre, biyolojik çeşitlilik ve ekolojik denge, insan ve hayvan sağlığı, ülkelerin sosyo – ekonomik yapıları üzerine birçok olumsuz etkiler olduğu bilinen bir gerçektir. GDO’ lu ürünler bu açıdan, varolan ilişkileri ve dengeleri bozmakta, yeni bağımlılık ilişkileri yaratmaktadır. Bunlara kısaca değinelim; 1 – Çevre, biyolojik çeşitlilik ve ekolojik dengeye etkileri; Tüm Avrupa’da 13 bin dolayında bitki çeşidi vardır, bunun 11 bini Türkiye’dedir. Bunlardan bir kısmı ise endemiktir. Böyle bir flora eksenine, kontrollü alanlar dışında GDO’ lu ürünler sokulduğunda, genetik çeşitler kaybolmakta, yerel türler GDO’ lu ürünlerle rekabet edemediğinden hızla yok olmaktadır.. Bir kez gen aktarımı başladığında, genetiği değiştirilmiş ürünün değiştirilmemiş ürünlere bulaşması önlenemez hale gelmektedir. Bir süre sonra, zengin biyoçeşitliliğinin yerini, GDO’ lu homojen ürünler almaktadır. Ayrıca, tarımsal üretime zararlı olduğu kabul edilen böceklere karşı dayanıklı olmalarını sağlamak için bitkilere aktarılan toksin (zehir) karakterli genler, o böcekleri yiyerek beslenen yararlı böcek türlerinin de yok olmasına neden olabilmektedir. Bunun yanında, yabancı ot ilaçlarına dayanıklılık geni aktarılmış bir bitkinin bu genlerinin rüzgar ya da kuş, arı gibi etkenlerle başka bitkilere bulaşması sonucunda bu geni alan yabancı otlar savaşılması güç bir şekilde çoğalmaktadır. 2 - Sağlık açısından risk ve tehditleri GDO’ ların insan ve hayvan sağlığı açısından doğurduğu risk ve tehditler; yatay gen transferi, alerjiler, antibiyotiklere direnç, toksin birikimi ve doğurduğu metabolizma değişikleri ile tanımlanmaktadır. Bu alanda yapılan çalışmaların yetersizliğinin özellikle altının çizilmesinde yarar vardır. Kısacası, bu çalışma alanı nedense “fonlanmamaktadır”. Yapılan yetersiz çalışmalarda risk – tehlike bulgusuna ulaşan ve bunu açıklayan bilim adamlarının, yöntemleri ve bilimsel yeterlilikleri tartışma konusu edilmektedir. A) Yatay gen transferi: DNA alımından 48 saat sonra fare karaciğerinde DNA sindirimi saptanmıştır. GDO’ lu mısırla beslenmiş tavuklarda DNA’nın tamamen sindirilmiş olması işin diğer önemli bir boyutunu ortaya koymaktadır. B) GDO kökenli yiyecek alerjileri: İnek sütü, yumurta, balık, kabuklu deniz mahsulleri, soya, fıstık, buğdayda alerji saptanmıştır. Soya alerjisi en çok rapor edilen alerji grubunu oluşturmaktadır. C) GDO geliştirmede kullanılan işaret genleri ve antibiyotiklere direncin artması: GDO’ lardan başka canlılara gen kaçışında, insan sindirim sisteminin bu geçiş için uygun ortam sağlayabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Bu alanda yapılan bir araştırmada, 12 sağlam 7 ameliyatlı hasta herbisit direnci içeren soya ile beslenmiş ve sonuçlar not edilmiştir. Sonuçta, yabancı DNA sağlıklı bireylerde sindirim sistemi ve bağırsak bakterilerinde kalmadan dışarı atılmış, hasta bireylerde ise DNA’nın yüzde 4’ü sindirim sistemlerinde ve bağırsak bakterilerinde bulunmuştur. Yine, GDO’ larda bulunan genler ve ürettikleri enzimlerin, meyve sebzelerin çiğ yenmesi durumunda mide ve bağırsak tarafından tutulabilmesi söz konusudur. Antibiyotiklerin işaret geni olarak kullanılmasının doğurduğu sakıncalar dikkate alınarak, flavrsavr domates, zeneca domates püresi, newleaf patates,triffid flax, starlink mısır ve “roundup ready” buğday üretimlerine bizzat üretici firmalarca son verilmiştir. D) GDO’ lardan elde edilen gıdalardaki toksin birikimi: GDO’ lu patatesin, sıçan mide çeperi üzerinde uyarıcı büyüme etkisi saptanmıştır. Ayrıca, kardelenden elde edilmiş lektin geni ürününün laboratuar koşullarında insan akyuvarlarına bağlandığı görülmüştür. E) GDO’ larda ve tüketicilerdeki metabolizma değişikleri : Bu alanda, 13000- 22000 kat daha fazla bebek cinsiyet sorunları, endokrin cevaplı kanserler olayları saptanmıştır. Beşeri ilaçlarda olduğu gibi, GDO’ lu ürünlerin nesiller boyunca amacı dışında bir olumsuz etki yaratmayacağının, küçük yan etkilerinin ise nasıl giderileceğinin üretici çokuluslu şirketler tarafından yapılan uzun süreli araştırmalar ile saptanması, duyurulması ve farklı durumlarda tazmin riskinin üstlenilmesi gerekmektedir. 3 – Ülkelerin sosyo – ekonomik yapılarına etkileri, yaratılan yeni bağımlılık sarmalı GDO teknolojisi, “yaşamı patent altına alma esasına” dayanmaktadır. Birkaç gen aktarılan “yeni çeşit”, firmaların mülkiyetine giriyor ve sonrasın da “yeni piyasa” kurgulanmaya başlanmaktadır. Tohumlar kendini yeniden üretemiyor, bu bağlamda, artık çiftçinin ürününden tohumluk ayırma hakkı tamamen ortadan kalmaktadır. Yine, GDO’ lu ekim alanlarında kullanılmak üzere geliştirilen kimyasal ilaçları üreten firmalar, GDO’ lu tohum üreten firmalar tarafından satın alınmakta; böylece tohumdaki şirket egemenliği tarımsal ilaç piyasası ile güçlendirilmektedir. Söz konusu olan ürünler mısır, soya, pamuk, kolza, domates, patates, Türkiye’nin hemen tüm ekolojik bölgelerinde üretilebilen ürünlerdir. Buna karşılık, ilk dört üründe, uygulanan yanlış tarımsal politikalar ile dışa bağımlı hale gelmiştir. GDO’ lu ürünlerin yüksek verim değerlerine sahip olduğu söylenmektedir.. Mısırdan bir örnek gerekirse, ülke ortalaması hektardan 4 ton mısır alındığını göstermektedir. Buna karşın Çukurova ve Trakya’da 12 – 13 ton alabilen üreticilerimiz vardır. O halde akla şu soru gelmektedir. Sorun verim sorunu olmadığına göre O halde sorunun kaynağı nedir?

GDO’ LARIN HUKUKİ BOYUTU : 

Avrupa Birliği (AB)’ne üye ve aday devletler, “Cartagena Protokolü” olarak bilinen Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması Biyogüvenlik Protokolü’nü kabul etmiş durumdadır. Birleşmiş Milletler (BM) Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması gereğince hazırlanan Protokol, 130’dan fazla ülke tarafından 29 Ocak 2000 tarihinde Fransa’da kabul edilmiştir. Türkiye de bu protokolü 24 Mayıs 2000 tarihinde imzalamıştır. İthalatçı ülkelere, bilimsel kanıtları olmasa da, sağlık ve çevre risklerine dayanarak belirli GDO’ lu ürünlerin ithalatını yasaklama olanağı veren protokol,11 Eylül 2003’te yürürlüğe girmiştir. Haziran 2004’te, üye ülkelerin Çevre Bakanları Konseyi ve Avrupa Parlamentosu, Cartagena Protokolü’nün uygulanmasına ilişkin politik bir anlaşma sağlamışlardır. Konsey ve Parlamento’nun anlaştığı temel konular şöyledir: “GDO’ lar, ithal edilecek ülkenin yazılı izni olmaksızın ihraç edilemez, bilgiye ulaşım esastır; ihracatçı firma, ürün hakkında bildirimde bulunmak zorundadır, AB tarafından onaylanmayan GDO’ lu ürünler, 3’üncü ülkelere ihraç edilmemelidir”. 20 Eylül 2004’te, Brüksel’de yapılan toplantıda ise genetik olarak değiştirilmiş mısırın ithaline yönelik Avrupa Komisyonu önerisi, üye ülkeler tarafından kabul edilmemiştir. Monsanto adlı firmanın ürettiği mısırın ithali için yapılan oylamada gerekli çoğunluk sağlanamazken bu oylama, GDO’l u bir ürüne destek sağlamaya çalışan Avrupa Komisyonu’nun sekizinci yenilgisi olmuştur. Zehirli bir kimyasal üreterek zararlı böceklere karşı direnç kazanan mısır, Fransızların çoğunlukta olduğu bir grup bilim insanı tarafından sıkı bir şekilde Takip edilmiştir. Fransız Genetik Mühendisliği Komisyonu, sıçanların söz konusu mısırla beslenmesi sonrası elde edilen sonuçlara dikkat çekerek, GDO’ lu mısırla beslenen sıçanların akyuvar sayılarında, böbrek ağırlıklarında ve albumin/globulin oranlarında önemli değişimler gözlendiğini bildirmiştir. Öte yandan GDO ihracatçısı ülkeler (ABD, Kanada ve Avustralya) Şili, Uruguay ve Arjantin’in de desteğini alarak GDO’ ların serbest ticaretinden yana bir politika benimsemişlerdir. ABD’de genetik olarak modifiye edilmiş ürünler Gıda ve İlaç Dairesi, Çevre Koruma Dairesi ve ABD Tarım Bakanlığı, Hayvan ve Bitki Sağlık Denetim Servisi olmak üzere üç resmi kurumun denetimindedir. ABD’de GDO’ ların etiketlenmesi ile ilgili bir zorunluluk yoktur, ancak eğer ürünün besin değerinde bir değişiklik varsa, sağlıkla ilgili bir uyarı gerektiriyorsa etiketlenmesi gerekmektedir. ABD’de GDO’ ların etiketlenmesine sıcak bakılmamaktadır. Çünkü bu durum genetik modifiye ürünlerin ayrı üretilip işlenmesini gerektirmekte, bu da ekonomik yük getirmektedir. AB’de ise üye ülkelerin tümünde yürürlüğe giren yönetmeliğe göre, bundan böyle içeriğinde yüzde 0,9’dan daha yüksek oranda genleri değiştirilmiş madde bulunan gıda ürünleri üzerinde bunu belirten bir ibare yer alması zorunlu tutulmaktadır. Genleri ile oynanmış mısırdan elde edilmiş glukoz şurubu içeren gıda ürünleri, bu bağlamda rafine yağlar, bonbonlar, çikolatalı ürünler, bira ve şaraplar bu kapsama girmektedir. Buna karşılık, genleri ile oynanmış yemlerle beslenmiş hayvanlardan elde edilen et, süt ve yumurta gibi ürünlerin etiketlerinde bu duruma işaret edilmesi söz konusu değildir.



KISACASI:

GDO ları üreten biyoteknoloji şirketlerinin sınırlı sayıdaki gelişmiş ülkelerin elinde bulunması tekelci, dengesiz rekabetçi bir pazar piyasanın oluşmasına ve bu ülkelerin dünyada giderek büyük ekonomik bir güç haline gelmelerini sağlayacak olması diğer ülkeler üzerinde bir risk oluşturabilir. Aynca ekonomik açıdan bu ürünlerin patent hakkının tüm dünyada birkaç çok uluslu şirketin elinde olması diğer ülkeleri kendilerine ekonomik olarak bağımlı hale getirebilir. Bunun sonucunda da küreselleşen dünyada bu ileri teknolojiye sahip olmayan gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkeler yerel gen kaynaklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalabilirler. Kötü amaçlı ülkeler isterse bir ülkenin doğurganlığını kırarak kısırlaştırıp, erkek nüfusu kısırlaştırıp o ülkeyi zahmetsizce kendi paramızla bizim topraklarımıza ve yarınlarımıza sahip olabilirler. Bu kapitalist sömürücü dünyada kime güveneceksiniz?
Kendi halkına yedirmeyen bu GDO üretici başta Amerika ve bazı Avrupa ülkeleri sömürgeci zihniyetiyle 3 Dünya ülkelerine ihraş etmeleri sizce manidar değil midir?
GDO ürün yetiştiriciliği yerli gen ürünlerin zamanla tercih edilmemesi ise yerel gen kaynaklarının belli bir süre sonra tamamen ortadan kalkmalarına neden olabilir.

EN YAYGIN GDO'LU ÜRÜNLER :

Başlıca GDO’lu ürünleri sıralayacak olursak; Soya, mısır, yer fıstığı, ayçiçeği, kabak, bal kabağı, buğday, pirinç, domates, patates, bazı balık türleri, biber, karpuz, kavun, kanola, ananas, kiraz, ahududu, çilek,  muz vb. ürünleri bir çırpıda sayabiliriz.
Diğer yandan, GDO’lu soyadan ve mısırdan üretilen früktoz, yağ, sakkaroz, un, glikoz şurubu, nişasta içeren günlük tüketim maddeleri (hazır çorbalar, çikolatalar, gofretler, bebek mamaları, şekerlemeler, bisküvi, bitkisel yağlar, pudingler, krakerler) ve GDO’lu soya ve mısırı yem olarak tüketen büyükbaş, küçükbaş hayvanların etleri, sütleri, yağları da GDO riskini taşımaktadır.
Bitki ve besi hayvanları ürünleri gibi GDO’lu ürünler marketlerde bulunmaktadır. GDO bitkileri sandığımızdan çok daha fazla yaygındır. Aşağıda en azından bir marketten alışveriş yaparken daha dikkatli olabileceğimize yarayabilecek en yaygın GDO’lu ürünlerin listesi verilmiştir.

SOYA FASÜLYESİ

Marketlerde bulunan soya fasulyesinin yaklaşık % 90’ı yabancı bitki öldürücü kimyasallara karşı dirençli olması için modifiye edilmiştir. Bu kimyasallara karşı artan direnç çiftçileri yabani otları öldürmek için daha fazla ilaç kullanmaya zorlamıştır. Sonuçta sadece genetik olarak modifiye edilmiş soya fasulyesi üretilmekle kalınmamış ve daha çok kimyasalla yüklü bir ürün ortaya çıkmıştır.

MISIR

Mısır da en fazla oranda genetiğiyle oynanan ürünlerden biridir. Örneğin Amerika’da çiftçilerin yarısı GDO’lu tohumlar kullanmaktadır. Bu da büyük oranda doğrudan ya da dolaylı (hayvanlara verilen mısır daha sonra süt ürünleri olarak yine insanlara dönmektedir) olarak insanların tüketimiyle sonuçlanmaktadır.

PAMUK

Pamuk da hastalıklara karşı direnç kazanabilmesi için genetik olarak modifiye edilen ürünlerdendir. En büyük risk de pamuk yağındadır. Hindistan, ve özellikle Çin kaynaklı pamuğun insan hayatı için büyük risk taşıdığı düşünülmektedir.

SÜT

İneklere daha hızlı büyümeleri için ve verimlerinin artması için büyüme hormonu enjekte edilmektedir. Bu hormonlar da üretilen bazı sütlerde bulunabilir. Bu büyüme hormonlarının insan vücudu içinde değişik olumsuz etkileri olabilmektedir.

ŞEKER

Şeker kamışlarının da direnç kazanabilmesi için birçok ülkede genetiği değiştirilmektedir.

ASPARTAM

Aspartam da yapay tatlandırıcı olarak birçok insan tarafından şeker yerine kullanılmaktadır. Aspartamın vücutta kanserojen etki yaptığı ispatlanmıştır. Aspartam genetik olarak modifiye edilmiş bakterilerden üretilmektedir.

KANOLA YAĞI

Kanola yağı da en fazla satışı yapılan GDO’lu ürünlerdendir.

KABAK

GDO’lu kabaklar böceklere karşı daha dirençli olmasını sağlayan bir toksik protein içermektedir. Bu böcek öldürücü son zamanlarda insan kanında, hamile kadınlarda ve fetüste görülmüştür. Bu da bazı böcek öldürücülerin parçalarına ayrılıp vücuttan atılmadan insan vücudunda kalabildiğini göstermektedir. Karpuz yediğimizde Kabağımsı tad neden oluşmaktadır ?

GDO'LU ÜRÜNLERDEN VÜCUT SİSTEMLERİ BOZULUR MU?

Hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde GDO’lu ürünlerin organ tahribatına, sindirim ve bağışıklık sisteminde düzensizliklere, yaşlanmanın hızlanmasına ve kısırlığa neden olduğu tespit edilmiştir.

GDO'LU ÜRÜNLERİ KULLANANLARDA BU GDO'LAR VÜCUTTAN ATILIR MI?

İnsanlar üzerindeki çalışmalarda ise GDO’lu proteinlerin ve kimyasalların bazılarının sindirime uğramadan vücut içinde kalabildiği ve muhtemel uzun vadeli zararlara neden olabileceği görülmüştür. Örneğin, soya fasulyesine enjekte edilen gen vücudumuzda yaşayan bazı bakterilerin DNA’larına transfer olabilmektedir ve ayrıca GDO’lu mısır tarafından üretilen toksik böcek öldürücü hamile kadınlarda ve onların doğmamış fetüslerinde görülebilmektedir

GDO'LU ÜRÜNLER KULLANIMI SONUCU KRONİK HASTALIKLARDA ARTIŞ GÖRÜLÜR MÜ?

ABD’de GDO’ların 1996 yılında ortaya çıkmasından sonra sağlık problemleri artmıştır. Kronik hastalıklara sahip Amerikalıların oranı sadece 9 yıl içinde %7’lerden %13’lere çıkmıştır. Gıda alerjileri birdenbire yükselmiş, otizm gibi hastalıklar, üreme düzensizlikleri, sindirim problemleri ve diğer rahatsızlıklarda bariz artışlar gözlenmiştir.
GDO karşıtları tarafından sıkça öne sürülen bir olumsuzluk ise transgenik ürünlere aktarılan genlerin insanlarda alerji yapacağı ve toksik etkileri olabileceğidir. Ancak, bu ürünlerin ticari ekimlerine izin verilmeden önce yoğun ve kapsamlı laboratuar ve klinik testlerin yapılması ve bulguların bağımsız bilim kurulları tarafından inceleniyor olması, bu tip yan etkileri olabilecek ürünlerin piyasaya sürülmesini engellemektedir. Burada hatırlanması gereken husus, transgenik ürünlerin alerji oluşturma olasılığının klasik ıslah yöntemleri ile elde edilen ürünlerden daha fazla olmamasıdır (König ve ark., 2004).
Ancak, her gün yediğimiz doğal ya da organik gıdalarda da bazı insanların sindirim sistemlerinde tam olarak sindirilemedikleri için alerjenik reaksiyonlara neden olan proteinler veya doğal kimyasal maddeler bulunabilmektedir. Bunlar binlerce yıldır alerjenik reaksiyonlara neden oldukları halde, insanlar tarafından her hangi bir yasaklama hatta çoğu kez uyarı dahi (örneğin, ileri bazı ülkelerde yerfıstığı veya buğday içeriği olan gıdalarda uyarı etiketi zorunluluğu vardır) olmadan tüketilebilmektedir. Transgenik ürünler geliştirilirken, aktarılan genin bu tip alerjenik reaksiyona sahip proteinleri üretip üretmeyeceği detaylı olarak araştırılıp, alerji oluşturma potansiyeli bulunmadığından emin olunduktan sonra ekimine ve daha sonra tüketimine izin verilmektedir. Dolayısı ile ENTRANSFOOD projesinde de vurgulandığı üzere transgenik ürünler klasik eşdeğerlerine göre çok daha fazla risk analizine tutulduklarından alerji oluşturma olasılıkları klasik ürünlerden çok daha düşüktür.

GDO'LU ÜRÜNLER TAHMİN EDİLEMEYEN RİSKLERİ ARTIRIR MI?

Genetik mühendisliği birbiriyle alakası olmayan türlerin genlerini birbirine karıştırarak tahmin edilemeyecek yan etkilere kapı aralamaktadır. Dahası transfer edilen genin türünden bağımsız olarak üretilen yeni tür bitkiler yeni toksinler, alerjenler, kanserojenler ve beslenme zaafiyetleri gibi zararlar doğurmaktadır.

GDO'LU ÜRÜNLER İLE İLGİLİ SONUÇLAR VE ÖNERİLER :


Genetiği değiştirilmiş organizmalar hakkında devam eden çok sayıda çalışmaya rağmen yeterince araştırma sonucu olmadığından zararları veya yararları konusunda kesin bir yargıya varmak şu an için mümkün değildir. Bu alanda, çevremize ve gelecek nesillere etkileri olabilecek risklerin en aza indirilmesi ve bunun için gerekli önlemlerin alınması göz ardı edilmemelidir. Türkiye açısından ele alacak olursak; konu hakkında yeterli verilere ulaşamadan sırf ekonomik kaygılarla bu ürünlere dört elle sarılmak doğru olmadığı gibi tam anlamıyla bu teknolojinin dışında kalmak da mantıklı değildir. Ayrıca, Türkiye’nin buğday, arpa, baklagiller ve şeker pancarı gibi ana besin kaynaklarını oluşturan bitkilerin dışında birçok meyve ve sebzenin de doğal gen kaynaklarının bulunduğu bir ülke olduğu göz önüne alındığında, biyoteknolojik ürünlerin kullanımı ve çevreye salımı konusuna daha duyarlı yaklaşılması gereği ortaya çıkmaktadır. 

Bu konuda alınabilecek önlemleri ise şu şekildedir: 

• GDO’lu tohumların kontrolsüz alanlarda ekimine izin verilmemeli. 
• Gümrüklerde, iç piyasada etkin bir denetim sistemi kurulmalı. 
• Türkiye GDO’lu ürünler konusunda kendi araştırmalarını yapmalı, teknolojisini kendi üretmeli. 
• Tarımda, girdiden çıktıya, tüm alanlarda bağımlılık zincirini kıran, kendi potansiyelini kullanan bir politika izlenmelidir


MUSTAFA KEMAL BEKTAŞ


KAYNAKLAR:

1. Prof. Dr. Murat ÖZGEN (Ankara Üniversitesi TEKNİK K VI. TEKNİK KONGRE 2.P KONGRE 2.PANEL: GDO’lar ve ETKİLERİ

2 Prof. Dr. Selim Çetiner Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul  Genetiği Değiştirilmiş Organizma (GDO) Nedir? Sorular ve Yanıtlar

3. Doç. Dr. Muzaffer DENLİ İ.T.O Yayınları

4. Burcu AKGÖNÜL, Canan EREM, Duygu ÇINAR, Gülendam HALĠMOĞLU Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Fen Bilgisi Öğretmenliği

5. Prof. Dr. Selim Çetiner Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul

6. PROF. DR. SELİM ÇETİNER Sabancı Üniversitesi Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul  Enine boyuna gdo gerçeği 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder